Anasayfa / Seyahat / Esat Arslan'la söyleşi 1

Esat Arslan'la söyleşi 1

Esat Arslan"Tamamlanmamış İslâm Yazıları -Endülüs'te Raks- kitabı üzerine Esat Arslan'la

SÖYLEŞİ 1

 

Konuşan: Vedat Aydın

 

1. Kitabınıza “Tamamlanmamış İslâm Yazıları Endülüs’te Raks” adını koymuşsunuz. Çok ciddi konuları dağınık bir şekilde ele alıp, sizin ifadenizle “lakayt bir dille” yazmışsınız. Bu kadar ciddi meseleleri ileride daha derli toplu, bir sistematik içinde ele almayı düşünüyor musunuz?

Bunun cevabını bilmiyorum. ODTÜ’ye başvurduğum zaman kafamdaki düşünce tezlerimi sistematik bir hale getirmekti. ODTÜ’deki felsefi eğitimimde kitabın tezlerini düşünsel olarak tamamlama şansı buldum. Fakat bu düşünsel tamamlanmışlık aynı zamanda usûl tartışmasının asla kapanmayacağı sonucunu da veriyordu. Zaten ‘Kuran’da Kadın Tartışması’nın ilk metninde yazdıklarımdan sonra –ki kitabın düşünsel tamamlanışı buydu- elime En’am Suresini aldığımda ilk defa olarak Kuran’daki semboller evrenine temas etme şansı buldum. Bu temassa Kadın Tartışması’nda yazdıklarımı hiç cerh etmeden başka bir dünyada arayışa girme şansı verdi. Kitap yayınlandıktan sonra gelen ilk intibalar düşünceleri benim için önemli olan insanlarda tartışma şevkini alevlediği yönünde. Okurun pasif olarak kabullenmesini isteyen bir kitap yazmaktansa, benim için hayati olan bir konunun, İslam’ın yeniden tartışılmasını sağlamak benim için çok daha önemli.

 

2.                       2006’nın Nisan ayında dinî inancınızı yitirdiğiniz halde (Materyalist/ateisti) üç ay boyunca namazınızı kılan bir hanif olarak aynı zamanda ne tür kitap bulursanız adeta kavga ederek okuyorsunuz: Richard Dawkins’in Kör Saatçi’sinden, Monod, Crick, Searle, Poidevin, Ayer vs… kadar… Emin olduğunuz akıl yürütmeyle ulaştığınız üç hakikat bu felsefeleri en hayatî yerlerinden yırtıyor. Kitabınızla genişçe izah ettiğiniz ve sizi özgürleştiren (Allah’la rabıtanızı tespit ettiğiniz) o kıvılcımlardan biraz bahseder misiniz?

Kriz Nisan’da başlamıştı. Temmuz’un sonuna doğru zihnimde son buldu. O süreçte kimseyle konuşmuyordum. Yeni durumu çevremdekilere nasıl anlatabileceğimin hesabını yapıyordum. Sülalem çok dindardı, en dindarlarıysa bendim. Eski halimi bir nostalji olarak hatırlıyordum, geri dönülmesi imkansız bir nostalji. Namazımı kılıyordum, neden hatırlamıyorum, ama inanma isteğim devam ediyordu. Ama inandığım zaman da Allah cebrilerin kaprisli ve hiçbir gaye gütmeden kötülük yapan ya da ilelebet cehenneme göndereceğini bile bile insan yaratan tanrısı oluyordu. Dinler yanlışsa modern deizm de köksüz bir saçmalıktan ibaret oluyordu, vs. Edinmiş olduğum dinsiz felsefi birikimse varoluşumu tamamen açıklıyordu. Doğa bilimi, Darwinci biyoloji ve örneğin Foucaultcu inşa edilmiş özne, vs.

O sıralar evimize boya badana yapılacaktı. Mecburen kuzenimde kalmaya başladım. Berbat bir balkonları vardı, hala var. Tek güzel özelliği, güneye baktığı için, geceleri ayın ve Venüs’ün hareketlerini ve yıldızları görmeye imkân vermesi. Bizim balkonumuzun, Batı’ya baktığı için, böyle bir özelliği yoktu. Sekiz yıldır zaten uyku sorunu çekiyordum, evin içinde sigara içmek de yasaktı, ben de geceleri sigaramı alıp balkona çıkıyordum ve yıldızları ve ayın ve Venüs’ün dansını izliyordum. Huzur bulabildiğim nadir yerlerden birisiydi o balkon. Yeni durumumu olgunca kabullenme şansı ve kendimin muhasebesini yapabildiğim galiba tek yer.

Orada içimden geçen düşünce genelde şu oluyordu: Bediüzzaman Kur’an edebiyatının yedinci asır Araplarının hayal dünyasını nasıl doyurduğunu anlatırken gökleri, yıldızları ve ayı bir de yedinci asır bedevisinin gözleriyle görmeye davet ediyordu ki Kur’an’ın bu konudaki belagati belirebilsin. O balkonda ilk defa olarak gökyüzünü bir yedinci asır bedevisi gibi izleme şansı bulmuştum. Bir ritüel gibi her gece sabırsızlıkla balkona çıkacağım zamanı bekliyordum. Ve balkonda başka her şeyin yanında Bediüzzaman’ın bu konuda anlattıklarını da düşünüyordum. Kafam kısaca şöyle çalışıyordu: bugün bir peygamber gelse ve yedinci asır bedevileri nasıl Kur’an’la doyuma ulaşmışlarsa beni öylece bir manevi doyuma ulaştırsa belki o gün kendimi ‘kandırıp’ yeniden inanabilirdim. Ama bir peygamber gelmeyeceği gibi, benim de kendimi bir daha ‘kandırabilmem’ imkânsız. Ve zaten Kur’an’da bu çağa hiç ama hiç hitap etmiyor.

Göğe çivi gibi çakılmış ve böylece gökkubbeyi ayakta tutan yıldızlar ve birbirine âşıkmış gibi danseden ay ve Venüs… Ve özellikle dolunay zamanlarındaki ayın yarattığı büyüleyici etki… Bir aydan fazla bu ritüeli yaptım. Yeni inancımı da düşünebiliyordum. Dawkins’in kitabını elime aldığım ilk sıralarda şöyle bir deneyim yaşadım (ki Kör Saatçi’nin ilk cümlesindeki küstahlık ve cehalet beni allak bullak etmişti: ‘Bu kitap en temel problemimizin çözüldüğü umuduyla yazıldı. Karmaşık tasarım sorunu (en büyük problemim karmaşık tasarım sorunu filan değildi. Bu materyalist evrende anlamım neydi, benim problemim buydu) ve ne yazık ki insanlar bundan ne kadar da bihaber (Merhaba peygamber Dawkins, hadi bizi bu gafletten uyandır). İşte o kitabı elime aldığım sıralardaki balkonda bir gecemde bir anda daha önce hiç deneyimlemediğim bir şey deneyimledim: görme deneyimi. Orda aya bakıyordum, aydan gelen foton gözlerime çarpıyordu, o çarpmanın etkisi gözün arkasındaki sinirleri harekete geçiriyordu, oradan beyne sinyaller gidiyordu, beyindeki hücreler birden etkileşime giriyordu, vs. Bu hikâyeyi materyalist bir açıklamayla sonsuza kadar götürebilirim. Hatta materyalist açıklamada kalacaksam bu hikâye sonsuza kadar gider, onu sınırlayan bir asimptotun varlığında: Gören Ben. Bu materyalist hikâyeyle ben asla Gören Ben’e ulaşamam. Görme deneyimi maddeden bağımsız bir Gören Ben’i zorunlu kılar. Ve görme deneyiminin materyalist açıklamasının her zaman için yapısal bir boşluğu vardır, o asla Gören Ben’i bulamaz. (Bunu görmek için görme deneyimini materyalist açıklamayla dillendiren herhangi bir metnin metinsel stratejisine bakabilirsiniz: açıklamanın bir yerinde bazen farkında olunmayan bir hokkabazlık yapılır, Gören Ben atlanır. Ve argümantasyondaki müthiş kopukluk bir anda görülemez kılınır.)

Ve ayrıca görme deneyimindeki bu müthiş materyalist kompleksliğe rağmen görme deneyimi oldukça sade bir deneyimdir. Görülen Nesne, Gören Ben ve Ben’le Nesne arasındaki ilişki. Ve bu sadeliğin bütün o kompleks göz organı, sinirler, beyindeki hücrelerle hiçbir ilgisi olmadığı gibi bu sadelik bu komplekslikten de türetilemez. Bu komplekslik sadece görmenin ortamını sağlar. Onun için görme deneyiminde etkilidir. İşte bu sade bütün hiçbir şekilde materyalist açıklamaya konu olamaz. Bu beni çok heyecanlandırmıştı. Kuzenime anlatmaya çalışıyordum. Anlatamıyordum. Yazmaya karar verdim. Önce tek cümle yazabildim. Sonra birkaç cümle daha ekledim. Sonra içimdeki şeytanı da harekete geçirebildiğimde ‘Kaya Nasıl Adam Olur?’ yazısını yazabildim. Orada görme yerine en basit haz ve acı deneyimini aldım: Hazzeden Ben. Bu stratejik bir hamleydi ve materyalist Condillac’ın yaptığı bir düşünce deneyine dayanıyordu: ‘Bana en basit hissi verin, size o histen bütün karmaşıklığıyla insanı inşa edeyim.’ İmkânsızlık burada zaten Bay Condillac, Hazza ve Acı’ya duyarlı bir Ben’in (Allah) yokluğunda ben size hiçbir hissi en basitinden de olsa veremem. Yani tartışmada görme deneyimindeki karmaşıklıkla uğraşmaktansa en basit haz ve acı deneyiminden gitmek tartışmayı kökünden bitirmek anlamına geliyordu. Yapmaya çalıştığım buydu. Yani muhatabımı defalarca çimdikleyip (ki bu tartışma çok keyifli bir tartışmadır, karşınızdakini defalarca çimdiklersiniz söylediklerinizi hissedebilmesi için, bu çimdikleme tartışmaya özseldir) şimdi duyduğun acıyı bana materyalist biyoloji paradigmasıyla mantıklı bir yolda izah et, demek.

İşte materyalist açıklamadaki bu boşluğu, her materyalist, argümantasyonu bozan bir metinsel stratejiyle atlatmak zorundadır (örneğin Deleuze ve Guattari hakkındaki söylediklerim.) Searle, BBC Konferanslarında bu konuya geldiği dakikada hemen geçersiz bir metafora başvurur. Ki bir Anglosakson olarak felsefi açıklamada metafor kullanmak çok ağır bir kusurdur. “Mesela,” der, Searle, “bir metafor vereyim, tek tek atomlarda olmayan ‘basınç’ niteliği bir kutudaki atomlar bütününde var olabiliyor. İşte tek tek maddelerde olmayan ‘bilinç’ niteliği de bir maddeler toplaşması olarak beden’de böylece bulunabilir.” Şimdi buradaki sorun şu: bir atom bir ‘şey’dir, ‘basınç’ niteliği de bir atomlar toplaşmasının, bir ‘şey’in bir ‘niteliği’dir. Oysa beden bir ‘şey’dir ama bilinç ise hiçbir şeyin bir niteliği filan değildir, bir ‘şey’ de değildir, bir ‘zat’tır. Bilinç ne ‘şey’ kavramıyla ne de ‘nitelik’ kavramıyla kavranamaz. Öyle olunca da Searle tartışmasının en hayati yerinde çuvallar. Zaten metinsel strateji olarak argümantasyonu bırakıp hemen bir metafora sığınması kendi kafasında bu problemi çözememiş olmasında düğümlenir.

Poidevin’i okuduğumdaysa birkaç zavallılık dikkatimi çekmişti. Ayrı ayrı tartışmam şu anda imkânsız, tamamen unutmuş durumdayım. Fakat örneğin, sanıyorum ontolojik kanıt tartışılırken edilen cümle: “Olası evrenlerden birinde bile Tanrı yoksa Tanrı kesin olarak yoktur” kanıtlaması. İçimdeki şeytan şunu soruyordu: “İyi de olası bir evrenin olası olmasının imkân zemini nedir? Tanrı! Tanrı herhangi bir olası evrenin içinde değil onun imkân zeminidir” Ya da bütün teodise tartışmalarının en temel hatası olarak ahlaki kötülükle hazsızlık ve acı’yı özdeş kılmak. ‘Yeryüzünde kötülük var, o zaman Tanrı yok.’ Hayır! Yeryüzünde acı var ve terbiye etmek, yani Rab olmak, hazla beraber acıyı da gerektirir. Allah kulunu haz ve acıyla beraber inşa eder. Ve ahiretle beraber düşünüldüğünde sadece yaşanmış acıların mümkün kıldığı bir mutluluk formu vardır. Allah fesat ve kan içindeki insanlık tarihinden, kan ve fışkı ortasından sütü çıkarması gibi, yeryüzündeki bütün bu acı dolu tarihten de ahiretteki kadehlere doldurulan sütü devşirecektir. Tanrı terbiye etmek için acıyı araçsallaştırır, acı kötülükle özdeş değildir ve bir senaryodaki gibi mutluluğun imkân zemini olan acı bizzat acıyı yaşayan için de mutluluğun ta kendisidir. Ve zaten Allah’ın sevecenlik dolu yüzü hariç her şey (yani cennet değil ama cehennem) eninde sonunda helak olacaktır ve herkes kendi hikâyesinin sonunda ezeli mutluluğa –tüm o acıların da mümkün kıldığı mutluluğa- ulaşacaktır, vs.

Aslında daha çok şey anlatılabilir. Ama şunu da verip bitireyim. Nedensellik üzerine yazımı o sıralardaki heyecanımla bir ateist dostumla yaptığım kısa bir tartışmaya borçluyum: ‘Düzen, bir düzen koyanı gerektirir.’ ‘Ama Esat, kaostan da düzen çıkabilir.’ Kaostan sadece ve en fazlasından sürekli tekrarlanır davranışlar çıkar, gerçek anlamda düzen değil. Savunma buradan da yapılabilirdi. Ama düzen, yani nedensellik fikrinin kendisinin inşa edilmeye muhtaç olduğunu söylemek tartışmayı kökten bitiriyor. O konuyu düşünürken birden çakan kıvılcım nedensellik ilişkisindeki üçüncü unsuru fark etmemdi: Neden, sonuç ve nedeni sonuca bağlayan ilişki. Yani hareketli bilardo topunun duran bilardo topunu otomatik olarak değil de bir mekanizma aracılığıyla harekete geçirdiğini söylediğiniz dakikada, yani ilk toptaki enerjinin diğerine belli mantıklı bir yolla aktarıldığını söylediğiniz dakikada fizik paradigması yeniden temellendirilmeye muhtaç kalır. (Örn. en basit fiziksel tepkimede: Foton çarptığı levhada soğrulur. İyi de bu soğrulma otomatikman olmuyorsa hangi mekanizmayla? Ya da soğrulmaz ama yansır. Evet, ama hangi mekanizmayla?) Aslında bu 23. Lema’da Bediüzzaman’ın dile getirdiği bir kanıt. Ama tek cümleyle: “Bu şeyi Allah değil de bu fabrika yaptı diyorsan, o zaman da bu fabrikayı yapan fabrikayı ve sonra onu yapan fabrikayı da açıklamak zorundasın. Her defasında daha da karmaşıklaşarak sonsuza kadar gider bu.” Ama insan o cümlelerin etkisini çok sonra fark ediyor.  

 

3.                       Gelmiş geçmiş Müslüman âlimleri eleştirel bir okumaya tabi tutmanıza rağmen– bütün düşüncelerini değil tabi-, onların çabalarını bir kutuplaştırma, ayrıştırma değil de, “bir arayış süreci” olarak değerlendirerek, “…isim olarak verdiğim insanların hepsinde kimliksel çıkarları değil, dünyanın barış ve adalet için çalışmanın verdiği motivasyonla girişilen bir arayış süreci…”ne katkı sağladıklarını söylüyorsunuz. Bu bağlamda, Tahsin Görgün’ün “vahyi bir yaşam kaynağı olarak okumalı…” ve Mustafa İslamoğlu’nun “vahyin amacının Müslüman özne’yi/subject’i inşa etmek” olduğunu ifade ettiklerini aktarıyorsunuz. Sizin cümlelerinizle okumak istersek, vahyi bir yaşam kaynağı olarak okumak için nasıl bir yol izlemeliyiz?

Müslüman âlimler arasındaki ihtilafı bir kutuplaşma olarak değil de bir meşveret olarak görebilmemi sağlayan Ashab-ı Kiram arasındaki çatışmalardır. Bediüzzaman’ın deyimiyle çatışan içtihatlar eğer siyasete taalluk ediyorsa, fiziksel çatışma ya da hakikat tartışmasının yanında söz düellosuna girmek neredeyse kaçınılmazdır. Fakat bu, tarafların değerini hiçbir zaman iskat etmez. Fazlurrahman da en az Seyyid Hüseyin Nasr kadar hürmete layıktır. Ayrıca çatışan tarafların içtihatlarında her zaman haklı bir nüve vardır (Hazret-i Muaviye yeni fethedilen toprakların saltanatla yoğrulmuş insanı hilafete hazır olmadığı için –hilafet rejimi, örneğin, Osman’ın katli gibi trajik sonuçlara her zaman gebe olduğu için- saltanat rejiminde ısrarcıydı ve zaten Hazret-i Peygamber, babası Ebu Süfyan’ın kalbini bir peygambermiş gibi değil, bir sultanmış gibi davranarak kazanmıştı) ve çatışmaya taraf olmayanlar ihtilaflı kesimlere layık olduğu hürmeti gösterip taraflardaki hak çekirdeği kavramaya ve hazmetmeye çalışmalıdırlar. Fakat çatışma kaçınılmazdır çünkü tartışılan konu Ümmet-i Muhammed’in geleceği gibi özde siyasi bir konudur. Taraflar Kuantum Fiziğini kökten farklı yorumlayan ve sürekli tartışan Einstein ve Heisenberg gibi somut hayatta kolayca dostluk sergileyemezler. Fakat yine de, Bediüzzaman’ın deyimiyle, bugün İslam Ümmeti intizamı bozulmuş bir meclistir. Fikir hürriyeti korunmak koşuluyla bu meclisin intizamı ve kardeşlik bağlarının tesisi için çaba göstermek en az emin olduğumuz hakikatin tartışmasını yapmak kadar hayati önemdedir.

Vahyin bir yaşam kaynağı olarak okunmasının imkânı konusunda hiçbir yol gösteremem. Sadece şunu söylerim: bugün biz Müslümanlar Ashab-ı Kehf’in yaptığından başka hiçbir şey yapmıyoruz. Pasaj dikkatli okunduğunda Ashab-ı Kehf’in iki çatışan hizip olduğu, dünyanın tüm meşgalesini bir kenara bırakmış, yani bir nevi uykuda, hakikati bulmak için birbirleriyle sürekli tartıştığı ve bu iki hizbin birinin Ay takvimiyle sembolize edilen Doğu’yu ve diğerinin Güneş takvimiyle sembolize edilen Batı’yı temsil ettiğini (pasajdaki işaretiyle 300+9 yıl), yararlı bir önyargı olarak Batı’nın felsefeye ve Doğu’nun tasavvufa tekabül ettiğini, dolayısıyla bugün bir yandan felsefe ve ondan türeyen bilimler ve sanatlar öbür yandan tasavvuf ve ondan türeyen marifet ve estetik arasında salınan her Müslüman’ın aynı Ashab-ı Kehf gibi kutsanmış olduğunu söylerim. Doğruyu bulmuş olsun olmasın, o Müslüman, ateist Sartre’ı okuduğunda bile Allah’ın çok sevdiği bir eylemde bulunuyordur, hakikati arıyor olmak koşuluyla.

Bugünün okuyan Müslüman’ını Ashab-ı Kehf’le özdeşleştirdiğim zaman –bu Batı’nın düşünsel fethine çıkmış çağdaş bir Zülkarneyn de olabilirdi- şu cümleyi etmiş olurum: Allah Ashab-ı Kehf’i anlatırken yirmibirinci asırda yaşayan bizleri de düşündü. (Bundan beş asır sonra sureyi hiç bilmediğimiz bir eksende okuyacak bir Müslüman da o pasajda kendini bambaşka bir mantıkla görebilirdi). O zaman mevzu şu oluyor: hakikat ve adalet için çalışan her Müslüman kendini Kuran’daki kahramanlarla özdeşleştirebilir: Kuyunun dibine atılmış Yusuf bir metafordur, Allah’tan başka herkese ve her şeye küfürler savurarak kavmini terk eden ve balığın yutmuş olduğu bir yapayalnızlıktaki Yunus bir metafordur. Duha Suresi Hazret-i Peygamber’e hitap ettiği gibi hakikat ve adalet için çırpınan bugünkü Müslüman’a da hitap eder çünkü o manen yetimliği, doğru yolu ararken yanlış yerlerde kaybolmayı, ilmen başkalarına (örn. Batı’ya) karşı muhtaçlığı ve fakirliği tatmış ya da tatmaktadır.

Aynı mantıkla hakikat ve adalet talebindeki Müslüman Bel’am gibi yeryüzüne yapışma tehlikesiyle her zaman karşı karşıyadır. Ya da hakikati çıkarlarına peşkeş eden Ehl-i Kitap’la aynı yolun yolcusu olma tehlikesi vardır, ya da hakikate dair önermeleri çıkarını gözetmek için bağlamlarından saptırma tehlikesi (tahrif), vs. Ya da bir kardeşi aleyhine kulis yaptığı için Allah’ın ‘bu halinizle siz münafıksınız’ dediği Ezvac-ı Tahirat’la. Kısaca Kur’an’ın yaşama evrenine girip oradaki tüm kahramanlarla kendimi özdeşleştirdiğimde bana tahayyül ve ahlak babında sanıyorum hiç tüketilmemiş bir dünya çıkar ve bu dünya beni yoğurur.

Bu sadece kahramanlar için geçerli değildir. Bahçeler ve bahçelerdeki hurma ve üzüm… Hurma rızıkla, üzüm ise müskiratla özdeştir. Bahçe bir metafordur. Kuran’da kadın, erkek için bir bahçedir (hars) fakat bahçe aynı zamanda kişinin manevi kültürüdür (hars). Hurma birer rızık olan bilimleri, üzüm birer müskirat olan sanatları temsil eder. Öğreniyor olduğum bütün bilimleri ve üzerinde çalıştığım bütün sanatları Kur’an benim için kutsar. Ya da deniz ve kara… bir toplumun ya da kişinin dönüşüm ve istikrar durumları. Bana metafiziği anlatan yıldız, ay ve güneş, yani çok kuvvetle muhtemel felsefeler, tasavvuf ve ilahiyat… Gece ve gündüz… Hakikatin benim ve insanlık için karanlıkta olduğu dolayısıyla içimizdeki enerjinin serbestçe boşalıp teskin olduğu gece ve hakikatin ayan beyan ortada olduğu ve beni ve insanlığı metafizik gerilime uğratan gündüzün aydınlığı… Kur’an bu sembollerle benim bütün var oluşumu kuşatır. Ve bu sembollerin anlamı asla ve kat’a tüketilemez. (Sufilerin bu ibarelere verdikleri anlamlar da –Bediüzzaman’ın ifadesiyle usul-ü dine ve belagat kaidelerine ters olmayan tefsir ve te’viller- aynı benim verdiğim anlamlar kadar geçerlidir.)

Kuran’ın bu okuması tamamen Ebu Cehil’in oğlu Hazret-i İkrime’nin Kur’an hakkında heyecanla sarfettiği cümlelere dayanıyor: “Bu benim Rabbimin kelamıdır.” Kullandığı ibare beni çok etkilemişti: Allah’ın ya da Muhammed’in Rabbi değil, ya da Rabbimiz değil, ‘benim’ Rabbimin kelamı. İşte Kur’an’ı indirirken beni de Hazret-i Peygamber gibi düşünmüş olan Allah, Kur’an vasıtasıyla benim ahlakımı, temel düşünsel kategorilerimi, duygulanımlarımı ve tahayyülümün ufkunu da şekillendirir ki Mustafa İslamoğlu buna Müslüman Özne’nin inşası diyor. Ki Müslüman Özne salih amelde bulunur ve ihsan ile davranır ama Allah salih ameli ve ihsanı asla ve kat’a belirlememiştir. Onlar benim içimden doğan hakikate, iyiliğe ve güzelliğe dair temennilerdir, ki Allah bu temennilerin gerçek olmasını, kişinin bunlar uğruna çabalamasını, yani kişinin kendini yeryüzünde gerçekleştirmesini güzel görmüştür.         

 DEVAMI VAR...

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!